SAS Dinleti Programlarının Psikoterapi Süreci İçerisindeki Yeri

SAS Dinletilerinin Psikoterapi Sürecindeki Yeri

Beyin; insan denilen canlı bir mekanizmayı her yönüyle çalıştırıp onu yönetebilen tüm bilişsel işlevlere sahip, potansiyel gücü çok yüksek ve karmaşık yapılı bir organdır. Beynin potansiyel gücünün çok yüksek olmasının nedeni nöroplastisite özelliğine dayanır.

Nöroplastisite ise yaşantılar sonucunda ortaya çıkan duygusal, düşüncesel, davranışsal ve çevresel etkileşimler sonucunda beynin yeni bağlantılar kurabilme, esneyebilme, yeniliğe adapte olabilme ve değişebilme yetisi olarak tanımlanır. Bu yüzden beyin; anne rahminden ölüme kadar her daim gelişmeye, öğrenmeye ve yeni nöral bağlantılar kurarak güçlenmeye açık bir organdır.

Beynin güçlü yapısına rağmen kişi; eğer uykusuz ve stresli bir yaşam sürer, yanlış beslenir, yoğun alkol, sigara, madde kullanımıyla birlikte beyin sağlığını riske atarsa ya da nörolojik sebeplerden dolayı beyin kendi işlevlerini yeterli düzeyde yerine getiremez durumda olduğu zamanlarda beyin sağlığını koruyabilmek için belirli terapi teknikleri, tedavi yöntemleri ve beyin gelişimine destek veren bilimsel metotlar kullanmak gerekebilir.

Beyin gelişimini destekleyen metotların işlevsel ve anlamlı olabilmesi için bilimsel çalışmalara dayanmış ve etkisi ispatlanmış programlar içermesi önemlidir çünkü beyin gelişimini destekleyen metotların kişinin yaşına, içinde bulunduğu duruma ve sorunların kaynağına göre kişiye özel programlar olarak tasarlanabilir olması gerekir. Bu tür metotların arasında etki oranı en yüksek olan programlardan biri SAS dinleti programlarıdır.

SAS metodunu oluşturan SAS dinleti programları çok sayıda varyasyona sahip şekilde tasarlanmıştır. Bu yüzden SAS dinleti programlarını tanımlamadan önce SAS metodu hakkında daha detaylı bilgi vermek konuya açıklık getirmede yardımcı olacaktır.

SAS Metodu Nedir?

SAS metodu; nörobilim ile nöroplastisite alanında yapılan bilimsel çalışmaları baz alan ve müziği, tonları, konuşma seslerini kullanarak kişinin sorununa özel şekilde dinleti programlarının hazırlanmasıyla uygulamaya geçirilen ve sonucunda beyinde pozitif gelişim sağlayan bilimsel bir metottur.

Buna göre bireylerin sağ ve sol kulaktan hem eş zamanlı hem de ayrı ayrı duyabildikleri farklı frekans aralığındaki ses dalgalarından oluşan dinletilerin her iki kulağı da örten, baştan geçirmeli bir kulaklık yardımıyla dinlenmesi sonucunda beynin iki yarım küresi arasındaki iletişimin gelişmesi ve dengelenmesi hedeflenir.

SAS dinleti programlarının içeriği; kişinin yaşına, sorunun kaynağına ve sorunun düzeyine göre kişiden kişiye değişkenlik gösterir.

Psikoterapinin Beyin İşlevleri Üzerindeki Etkisi Nedir?

Danışanların sorunu ve yaşı ne olursa olsun eğer bir kişi düzenli olarak psikoterapi seanslarına ihtiyaç duyuyorsa bu durum; kişinin sorunlarla sağlıklı bir şekilde baş edebilmesi için kendisine destek verilmesi gerektiği anlamına gelir. Bu destek bazen danışanların bakış açısını geliştirmesine ya da değiştirmesine yardımcı olurken bazen de bilişsel ve zihinsel süreçlerin sağlıklı işleyebilmesi için nöropsikolojik tabanlı destek programlarının kullanılması gerektiği anlamına gelebilir.

Bu durumda yaşanan sorunun beyinde hangi bölgedeki işlevsel yetersizliği ya da işlevsel bozukluğu temsil ettiğini belirledikten sonra o bölgeye hitap eden terapi çalışmalarına başlanır. Örneğin; depresyon, kaygı, panik atak gibi duygu durum bozukluğu yaşayan bireylerin duygusal kökenli problemleriyle baş edebilmesi için bireyin kendi sorununun kaynağını adım adım analiz ederek mantıklı ve çözüm odaklı bir bakış açısı geliştirebilmesi gerekir. Bu nedenle bu bireylere bilişsel-davranışçı terapi, şema terapi, kısa süreli çözüm odaklı terapi gibi birçok terapi tekniklerinden biri uygulanmaya başlanabilir.

Terapi süreci içerisinde yapılan çalışmalar sonucunda kişinin beynine duyguları yöneten sağ beyin yarım küresi ile mantığı ve sorunları aşama aşama analiz ederek çözme görevini üstlenen sol beyin yarım küresinin birbiriyle uyumlu şekilde çalışabilmesi öğretilir. Öğretiler sonrasında terapi sürecini danışana verilen ev çalışmaları ile destekleyerek aslında danışana her gün sağ ve sol beyin yarım kürelerini birbiriyle dengeli çalışacak şekilde pekiştirici egzersizler yaptırmak ve bu sayede sorunlar karşısında çözüm odaklı düşünmeyi sağlayan nöral ağ bağlantılarını da güçlendirebilmek hedeflenir.

Terapiler; çocuklarda öfke, vurma, saldırma, arkadaşlık problemleri, ders başarısızlığı, okula uyum sorunları, kaygı problemleri, uyku ve yeme problemleri gibi durumlarla çalışırken de benzer şekilde ilerlemektedir.

Çocuk merkezli oyun terapisi, filial terapi, theraplay oyun terapisi, özel eğitim ya da çocuklar için uygulanan bilişsel davranışçı terapi ile şema terapi tekniklerinden hangisi uygulanırsa uygulansın tüm terapi çalışmalarının sonucunda beynin iki yarım küresi arasında uyumlu çalışması gereken bağlantıları güçlendirmeye yönelik teknikler uygulanmış olur. Yani,,danışanın ihtiyacına yönelik uygulanan terapi teknikleri değiştirildiğinde sadece terapi süreci içerisinde kullanılan araç, metot veya materyal değişir.

Tüm psikoterapi yöntemlerinde varılmaya çalışılan ortak sonuç aynıdır ki o da danışanın terapiye getirdiği sorununu belli bir seviyede kendi başına çözümleyebilecek yetkinliğe kavuşacak düzeye gelmesidir. Bu durum disleksi, özgül öğrenme güçlüğü ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için de geçerlidir. Hatta ileri yaş döneminde bilişsel süreçlerde görülen işlevsel bozukluklarda da kişiye verilen psiko-sosyal desteğin amacı yine aynıdır.

Psikoterapi Seanslarını Hangi Durumlarda ve Ne Zaman SAS Metodu ile Desteklemek Gerekir?

Terapide konuşulan sorunlara yönelik kişide duygu, düşünce ve davranışları yeniden yapılandırmayı sağlamak için bazı durumlarda danışanın düzenli olarak devam etmesi gereken daha uzun süreli seanslara ihtiyaç duyulmaktadır.

Terapi sürecinin uzamasında ise genelde 2 neden bulunur. Bu nedenlerden birincisi terapide çalışılan sorunun kaynağının karışık ve derin olmasıyla ilgiliyken ikincisi ise terapide çalışılan konuların pekiştirilmesinin önüne geçen içsel ya da dışsal faktörlerin varlığıyla ilgilidir.

Terapi sürecini uzatan bu nedenlerden ilkine yani terapiye getirilen konunun kaynağının karışık ve derin olmasına örnek verecek olursak; depresyon belirtileri gösteren bir danışanın depresyon yaşamasına neden olan ve çocukluk dönemine dayanan birçok travmatik yaşam olayının olması terapi sürecinin daha uzun soluklu ilerletilmesinde belirleyici rol oynamaktadır.

Bu terapi sürecini uzatan içsel ve dışsal faktörlere örnek verecek olursak ise depresyon belirtileri gösteren aynı danışanın ev ödevi olarak verilen bilişsel davranışçı terapi ödevleri ve günlük nefes egzersizlerinin o hafta eve yatılı misafirlerinin gelmesi sonucu aksarsa (dışsal faktörler) ya da danışan kendisinde hiç enerji bulamadığı için ev ödevlerini yapmayı unutursa (içsel faktörler) o zaman terapi seanslarından verim alma süreleri de uzayabilir. Çünkü terapi seansları içerisinde danışanla çalışılan bilişsel-davranışçı süreçlerin pekiştirilmesi için danışana verilen egzersizler yapılamamış olur.

Aynı zamanda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bir çocuğun terapi seanslarında duygu-davranış denetimini sağlama üzerine çalışılırken, çocuğun duygu ve davranış uyumunda pekiştirici etki oluşturan sosyal çevre desteği eksik bırakıldığında terapi çalışmaları yine dolaylı yoldan sekteye uğramış olur ve bu durum psikoterapi seanslarına devam etme sürelerinin uzamasında rol oynamaktadır.

Psikoterapi seanslarına devam etme süreleri uzadıkça seanslardan istenilen verimi alana kadar geçen zamanda danışanın duygusal, düşüncesel ve davranışsal alanda baş etmede zorlandığı yeni sorunların da ortaya çıktığı görülebilmektedir. Örneğin sınav kaygısı yaşayan bir çocuk psikoterapi desteği görmesine rağmen her hafta girdiği deneme sınavında istediği başarıyı elde edemedikçe terapide verilen ev ödevlerini yapma isteğine karşı da motivasyonu düşebilmektedir.

Öğrenci kaygı yönetimini sağlayabilmek için yeterli düzeyde aile, öğretmen, akran ya da sosyal desteği de alamadığında terapiden sağlanan verim daha uzun süreye yayılır. Bu süre zarfında ise danışan sınav kaygısıyla beraber özgüven düşüklüğü, mutsuzluk, okula gitmek istememe, arkadaşlarından uzaklaşma gibi yeni sorunlar yaşadığını düşünerek sorununun hiçbir zaman geçmeyeceğine dair umutsuzluk hissine kapılabilir. İşte tam da böyle durumlarda psikoterapi seanslarını destekleyen farklı yöntemleri bu sürecin içerisine eklemek gerekebilir.

Yukarıdaki örnekten bağımsız olarak psikoterapinin yanına eklediğimiz destek yöntemler kişinin yaşı, yaşadığı sorunun fizyolojik ya da psikolojik kaynağı, sorunun boyutu ve psikoterapiden alacağı verimin düzeyine göre ilaç desteği, fonksiyonel beslenme desteği, özel eğitim desteği, ergoterapi, fizyoterapi, dikkat terapisi, dil ve konuşma terapisi gibi farklı alanlardan sağlanabilecek destekler olur.

Bunların yanı sıra SAS metodu da beynin her iki yarım küresini uyararak duygu, düşünce, davranışlar ile tüm bilişsel işlevlerin daha dengeli biçimde yönetilebilmesi için beyin gelişimini destekleyen ve her gün kişinin istediği yerden kesintisiz şekilde kendi kendine uygulayabildiği pratik bir yöntem olduğu için de sıklıkla tavsiye edilebilen bilimsel bir metottur.

SAS dinleti metodu herhangi bir tıbbi müdahale tekniği değil sadece beynin işlevlerini sağlıklı şekilde yerine getirmesinde destekleyici dinleti programları içerir. Yani SAS dinleti metodu; bireyde var olan becerilerin ya da güçlendirilmesi istenilen duygu, düşünce, davranışların ortaya çıkarılmasında çalışılan terapi yöntemine ya da başlanan tedaviye destek veren beyin egzersizi tarzında bir pekiştireç olarak da düşünülebilir.

Tamamlanan dinleti programlarının sonucunda SAS metodu psikoterapi ya da farklı terapi alanlarının içerisinde yapılan çalışmaları destekleyici ve çalışmaların etki gücünü arttırıcı bir rol üstlenir.

Seslerin İnsan Beynindeki Gücü Nedir? 

Aslında hayatımızda her şey küçük bir sesle başlar. Hatta anne rahmine düştüğümüz andan itibaren küçücük bir sesle…

Daha anne rahmindeyken bebeğin annenin konuştuklarını duyabildiğine ve annenin duygularını anlayabildiğine dair birçok araştırma yapılmış ve bu görüşü doğrulayan pek çok anlamlı sonuç elde edilmiştir. Bu yüzden anne rahmindeki bebeğe dinletilen klasik müziğin, annenin karnına dokunarak şefkatli bir ses tonuyla bebekle konuşmasının, bebeğin annesinin kalp atışlarını duymasının bebeğe verdiği güven hissi ve sakinleştirici etkinin de bebeğin beyin gelişiminde büyük rol oynadığı kanıtlanmış bir bilgidir.

Hatta 5 duyu organımız arasından işitsel hassasiyetimizin daha baskın olması ve beyin gelişimindeki etkileri göz ardı edilemez güçtedir. İşitsel hassasiyetimiz anne karnında gelişmeye başladığı için doğduktan sonra da duyduklarımız duygularımıza kolayca şekil verebilmektedir.

Peki sadece duyduklarımız mı duygularımıza şekil verir? Tabiki de hayır… Burada söylemek istediğimiz şey duyduklarımızın duygularımıza olan etkilerinin ne kadar güçlü olduğuyla ilgilidir.

Yaşamımız boyunca duyduklarımızın yanı sıra duymak için can attıklarımız, duymak zorunda kaldıklarımız, duymaya mecbur bırakıldıklarımız, duymaktan korktuklarımız, duyduklarımıza inanamadıklarımız ve duyduğumuza çok sevindiklerimiz yani duymaya yönelik her şey tıpkı atölyede işlenir gibi beynimizin içinde işlenip, tüm bu işlemler ise günlük hayatta yaşadığımız olaylar karşısında bizler için belirli tepkiler vermeye iten bir güç kaynağı oluşturur.

Yani günlük hayatta verdiğimiz tepkilerin anlamlı veya anlamsız olması, şiddetli, coşkulu ya da sakin tavırlar içermesiyle ilgili pek çok şey duyduklarımızdan duygularımıza yapılan beynimizin içindeki yolculuğun nasıl geçtiğiyle ilişkilidir.

Beynimizde olan her şey duymakla yakından ilişkiliyse görme, tatma, dokunma, koklama duyularının beyin gelişiminde etkisi yok mudur? Elbette her duyu organımızın beyin gelişiminde yadsınamaz düzeyde etkisi vardır ve bu etkiler çok güçlü düzeydedir. Ancak diğer duyu organlarının beynin her iki yarım küresini de uyarmada işitsellik kadar daha pratik ve kısa süreli olduğunu söyleyemeyebiliriz. Örneğin sol elimizin dokunsallık aracılığıyla sağ beyne ulaştırdığı uyarı süresi sol kulaktan işitsel olarak verilen bir uyaranın sağ beyne ulaştırdığı uyarı süresi kadar kısa olmayabilir çünkü kulağımız bulunduğu konum itibariyle de elimize göre beyne daha yakın bir organdır.

Bu uyarı süresine ve pratikliğe dair olan farklılıkları günlük hayatta hissetmesek bile farklı duyu organlarından gelen uyarıların beynin iki yarım küresindeki işlemleme üzerine olan etki gücünde farklılıklar gösterdiği beyin görüntüleme teknikleri ile de ortaya konulmuştur.

Bu zamana kadar beyin gelişimini destekleyen birçok bilimsel metot bulunmuş ve bir yere kadar bu metotlardan başarılı sonuçlar elde edilmiştir.

Beyin gelişimini destekleyen bu metotların bazıları dokunsallık içeren yöntemlerdir. Dokunsallık özellikle psikoterapide çocuklar için güven, emniyet, bağ kurma, olumlu duygular, şefkat, sosyal beceri ve uyumlanma becerileri için çok etkili bir duyu aracıdır. Ancak bu yaklaşımlar daha çok beynin sağ yarım küresini aktive eden yöntemler olmaktadır. Farklı bilim dallarında da uzmanlar tarafından danışanlara uygulanan dokunsal metotlar oldukça etkili olsa da sol beyin yarım küresi görsel ve işitsel öğrenme odaklı olduğu için dokunsallık daha çok sağ beyin yarım küresinin gelişiminde uygulanan etkili ve başarılı egzersizlere kanal olmaktadır.

Elbette ki fizyoterapi, ergoterapi, spor eğitimi gibi alanlarda sinir, kas ve duyu organlarının dokunsal metotlarla uyarımı beynin bütünsel olarak daha farklı bölgelerinin aktive olmasında öncü olsa da burada bahsettiğimiz konu dokunsallığın psikoterapiye daha çok sağ beyin odaklı destek verdiğine yöneliktir.

Son yıllarda tablet ve bilgisayar aracılığıyla beyni görsel uyarılara da maruz bırakarak sağ ve sol beyin yarım küresinin gelişmesinde etkili olabilecek programlar bulunmuştur. Bu programlarda her bir gözün görme yetisi kullanılarak, gördüğümüz nesnenin sol odak noktası beynin sağ yarım küresinde, sağ odak noktası ise beynin sol yarım küresinde işlemlenir ve bu yolla beyin gelişimi desteklenmeye çalışılmaktadır.

Ancak göz kanalı ile alınan görsel uyarılar beyinde iki ayrı sinyal akışına bölünür. Bu yüzden beynin sağ ve sol yarım küresini görsel uyarıcılarla aktive etmek hiç kolay değildir.

Koku ve tat alma duyusu ise beynin iki yarım küresini de uyarmada yeterli etki gücünde değildir çünkü her iki yarım kürenin de istediğimiz seviyede uyarılabilmesi için uyarıcı devamlı ve sürekli olmalıdır. Yani, bir sesin şiddetini hızlı bir şekilde arttırabilir, azaltabilir ve belli bir süre kesintisiz devam ettirebilirsiniz.

Bir kokunun ya da tadın yoğunluğunu kesintisiz ve sürdürülür şekilde hızlıca arttırıp azaltmak mümkün değildir. Ayrıca koku ve tat çok hızlı değişkenlik gösterebilen birbiriyle iç içe geçmiş uyarıcılardır. Bu yüzden koku ve tat üzerinden beynin her iki yarım küresine de ulaşım sağlanamamaktadır.

İşitme duyusu sağ ve sol kulak aracılığıyla çapraz şekilde sağ beyin ile sol beyine ulaşmada en etkili duyusal kanaldır. Çünkü sağ kulaktan duyulanlar sol beyin yarım küresi tarafından işleme alınırken sol kulaktan duyulanlar ise sağ beyin yarım küresi tarafından işleme alınmaktadır. Böylece hem eş zamanlı hem de ayrı ayrı sağ ve sol beyin yarım kürelerine ulaşmak için işitme duyusunu kullanmak daha etkili olmaktadır.

Beynimizin Bütüncül Çalışmasında Psikoterapinin Etki Gücü Nedir?

Gün içerisinde yaşadığınız yoğun kaygılar nedeniyle bir psikoloğa gittiğinizi, bir terapi seansında olduğunuzu ve psikoterapiye başladığınızı hayal ediniz. Bu terapi seansı içerisinde psikologla yaşadığınız sorunları konuşurken psikoloğun da dile getirdiğiniz sorunları detaylarıyla analiz etmenizde, sorununuzu çözüme kavuşturmanız için sorunu adım adım düşünmenizde, sistematik ve gerçekçi planlamalar yapmanızda size yardımcı olduğunu düşününüz.

Bunları konuştuktan sonra ise psikoloğunuzun size gevşeme ve imajinasyon egzersizleri yaptırarak seansınızı tamamladığınızı varsayınız. Bu seansta psikolog size sorduğu sorular ve düşündürttüğü konular üzerinden sizin farkındalıklarınızın artmasına ve rahatlamanıza yardımcı olur.

Aslında psikolog, bu seansta aşırı duygusal davranmanıza neden olan bir konuda yoğun olarak sağ beyin yarım küresini kullandığınız için daha çözüm odaklı ve mantıklı düşünme becerilerinizi güçlendirmek üzere sol beyin yarım küresini daha fazla aktive ederek düşüncelerinizin ve davranışlarınızın yeniden yapılanmasında yardımcı olmaktadır. Ayrıca psikolog, seansın sonundaki gevşeme egzersizleriyle de duygusal farkındalığınızı arttırarak sağ beyin yarım küresini tekrar aktive etmektedir.

Böylelikle psikolog hem sağ hem de sol beyin yarım küresini eş zamanlı ve uyumlu çalıştırmayı amaçlayarak seansı bitirir. Bunun sonucunda beyninizi daha bütüncül şekilde çalıştırmayı öğrenmiş olursunuz. Bu durum bir psikoterapi seansından çıktıktan sonra kendinizi daha rahatlamış hissetmenizin nedenlerinden sadece birisidir.

Seans boyunca beyninizi aktive etmeye çalışma, daha bütüncül bir şekilde çalıştırmayı öğrenme ve gevşeme egzersizleri gibi yöntemleri içerdiği için psikoterapi seanslarını en az 50 dakikalık yoğun beyin aktivasyonu içeren süreçler olarak tanımlamak da mümkündür. Bu iki yarım küre arasındaki dengenin sağlanabilmesi ve terapilerden daha hızlı yanıt alabilmek için psikolog danışanıyla terapötik iş birliği içerisine girer ve çoğu zaman danışanına ev ödevleri verir.

Maalesef ki, bu ev ödevleri danışanın günlük hayatındaki öncelikleri yüzünden kolayca sekteye uğrayabilmektedir. Örneğin hayatında planlama yapamama, erteleme, organize olamama nedeniyle sosyal ilişkilerinde ve iş hayatında problemler yaşadığı için seansa gelen bir danışana verilen ev ödevlerinin herhangi bir sebeple danışan tarafından yapılamaması sonucu o seansın içerisinde konuşulanların danışanın zihninde pekiştirilmesinde gecikmeye neden olabilir.

Ayrıca bu durum devam edilmesi gereken seans sürelerinin de uzayarak danışanın sorunuyla baş edebilme yetkinliğine ulaşmasıyla ilgili konuda özgüvenini de olumsuz etkileyebilir.

Psikoterapinin Sağ ve Sol Beyin Yarım Küreleriyle Arasındaki İş birliği Nedir?

Psikoterapi deyince halk arasında tabu şeklinde karşımıza çıkan 2 keskin görüş gelmektedir.

Bunlardan birincisi: “İnsan konuşarak nasıl iyi olur ki? Lafla olacak iş değil bu!

İkinci görüş ise: “Gerçekten hepimizin konuşmaya ve psikoloğa çok ihtiyacı var. Bir uzmanla konuşmak insana iyi geliyor.”

Bu görüşler üzerine sizlere bir meslek sırrı verecek olursak şunu söyleyebilirim ki: Psikologlar, konuşmaktan çok dinleyen kişilerdir. Genel bir ön yargı olarak algılandığı gibi psikologlar oturdukları yerden dinleyen kişiler değil, dinlerken çözümlemelere, analizlere, hatta danışanın anlattıklarını dayandırdığı daha dip konular hakkında kurdukları hipotezlere kadar terapide etkin ve aktif dinleyen kişilerdir.

Terapide anlatılan her şey psikologlar için danışanının olayları zihninin ne tarafıyla işlediğine, bilinçaltında, beynin öğrenme merkezinde, hatta hafızasında yer alan kayıtların beyin tarafından ne kadar doğru işlendiğine ve zihnin hangi alanlarına hangi yollarla müdahale etmek gerektiğine dair önemli bilgiler içerir.

Hatta işini gerçekten hakkıyla yapan ve bu mesleğe gönülden bağlı psikologlar bir seans süreci içerisinde yukarıda saydığım işlerden daha da fazlasını yaparlar desem gerçekten abartmış olmam. Ayrıca sadece yetişkin danışanların değil çocuk, aile, çift, ergen, yaşlı danışanların da anlattıklarından, yaşadıkları problemlerden yola çıkarak her birey için bilişsel süreçlerde neyin aksadığını tek tek bulmaya ve anlamaya çalışırlar.

Yani, yaşı kaç olursa olsun bireylerin zihinlerinde yapmaları gereken işlemlemelerde sağlıklı bir uyum yakalanamadığında beynin sağ yarım küresi ile sol yarım küresi arasındaki senkronizasyonda bir zorlanma ya da aksama başlar.

Bu zorlanma halini yetenekler ve daha baskın ilgi, alaka, becerilerden ayırmak gerekir. Çünkü beynin bir bölümü daha baskın çalışarak bu hayatta yapmak istediğimiz mesleği bulmamızda, okul hayatında kendimiz için doğru bölümü seçmemizde, hatta sosyal ve duygusal ilişkilerimizi sağlıklı yönetmemizde bize yardımcı olur.

Ama bu yazıda bahsettiğimiz sağ ve sol yarım kürelerden birinin diğerine göre daha baskın olması bir çocuğun matematik dersini sevdiği halde (sol beyin) resim dersini sevmeme (sağ beyin) durumundan farklıdır çünkü burada bahsedilen durum yetenekler değil tam aksine sosyal ve akademik başarılar ile sosyal uyum becerilerini olumsuz anlamda etkileyen ciddi bir zorlanma halini içerir.

Bu durumu şu şekilde de hayal edebilirsiniz; beyninizin sağ ve sol beyin yarım kürelerini birbirlerinden tamamen farklı ama aynı görünümlü ikiz kardeş gibi düşününüz. Bu ikiz kardeşlerden biri diğerine göre daha dominant yapılı olabilir ama bu dominantlık gözle fark edilse de dominant kardeşin diğer kardeşi yok sayacağı, onu dinlemeyeceği, onun sözlerine önem vermeyeceği hakkını ona tanımaz. Bir kardeşin baskın olduğunu bilsek de diğer kardeşle sağlıklı şekilde anlaşması ve uyumlanması önemlidir.

Bu hayali kurduktan sonra beynimizin nasıl bir ikiz kardeşten oluştuğunu anlamak üzere yolumuzu beynin içindeki yarım kürelere çevirmek daha iyi olacaktır.

Beynimizin İkiz Kardeşleri: Sağ ve Sol Yarım Küreler 

Beynimiz sağ ve sol yarım küre olmak üzere birbirine çapraz bağlarla bağlı iki yarım küreden oluşur. Bu iki yarım küre kişinin hayatta kalması için önemli yaşamsal görevler içerir ve birinin ötekine üstünlüğü yoktur çünkü birbiriyle tıpa tıp aynı gibi gözüken bu iki yarım kürenin yaptığı işlere bakıldığında birbirinden bir o kadar farklı ama aynı zamanda birbirine bir o kadar da muhtaç yapıdadır.

Hem ruhsal hem de bedensel sağlığımızın iyi olması için beynimizin iki yarım küresinin de yaşamımız boyunca birbiriyle uyumlu çalışması gerekir. Bu nedenle iki yarım küre arasındaki geçiş bağlantılarının güçlü olması çok önemlidir.

Peki bu ikiz kardeş dediğimiz beynimizin yarım küreleri ne iş yapar buyurun beraber tanıyalım.

Beynimizin Sağ Yarım Küresinden Günlük Hayatın Sanatına Uzanan Yolculuk

Sağ beyin yarım küresi görsel-mekansal, duygusal işlemlerin yapıldığı alandır ve vücudumuzun sol tarafını yönetir. Duyguları fark etme, duyguları ayrıştırma ve duygusal ifadelere yönelik becerilerimiz sağ beyin yarım küresinin üstlendiği görevlerden biridir. Bir konuya karşı daha sezgisel, hissi, içgüdüsel ve duygusal yaklaşımlar gösteren bireyler bu tutumlarını beyinlerin sağ yarım küresi sayesinde gerçekleştirirler.

Sağ beyin yarım küresi ile yaratıcı zeka arasında doğrudan güçlü bir bağlantı vardır. Ayrıca yüz hatırlama özelliğimiz beynimizin sağ yarım küresinin görevidir. Beynimizin bu alanı resimlere, şekillere ve renklere duyarlıdır. Bu duyarlılık sayesinde görsel-mekansal işlemleme yaparak bir nesnenin tanınması ve onun uzaysal konumunun algılanması (büyük mü küçük mü, yakın mı uzak mı düz mü kıvrımlı mı vb.) sağlanır ve böylece mekânsal yönelim becerilerimiz ortaya çıkmaktadır.

Müziğe, şiire, resme, çizime, sanata olan ilgimiz ile jest ve mimikleri kullanmaya yönelik becerilerimiz beynimizin sağ yarım küresinin görevidir. Bunun yanı sıra estetik algılarımızın gelişimine katkı sunan alan yine sağ beyin yarım küresidir. Hayal kurma, risk alma ve daha kendiliğinden davrandığımız yönlerimiz beynimizin sağ tarafıyla ilişkilidir.

Bireylerin ayrı uyaranları tek bir bütün haline getirme veya grup halinde birleştirme özelliği olan eş zamanlı işlemler sağ beyin yarım küresinin görevidir. Bu nedenle sağ beyin yarım küresi benzerliklere odaklanan alan olarak bilinir. Böylece sağ beyin yarım küresi bilgiyi bir araya toplayarak bir bütün olarak işler ve tümevarım yöntemiyle düşünür.

Yaşadığımız evi sadece sağ yarım küremizle düşünecek olursak, evlerin içindeki odaları ayrı ayrı değerlendirmek yerine odaların hepsinin yaşam alanı sunmaya yönelik benzerliklerine odaklanarak bütüncül düşünmeyi sağlarız. Örneğin; “insanlar kendilerine yeterli yaşam alanı sağlayan odaların içinde yaşarlar. Bu odalar evi oluşturur. Bizde şu anda yaşam alanı sağlayan odalardan birinde olduğumuza göre o zaman şu anda bulunduğumuz yer bir evdir.” çıkarsamasında bulunuruz. Ayrıca sağ beyin yarım küresi problemleri de bütüne bakarak çözer.

Sağ beyin yarım küresiyle işlediğimiz bilgiler duygularımızla ilişkilendirildiği için daha subjektif (öznel) bilgilerdir. Bu nedenle bireylerin başka kişilerle ve nesnelerle duygusal ilişkiler geliştirmesinde baş rol oynayan taraf olmaktadır.

Sonuç olarak sağ beyin yarım küresinin yerine getirdiği tüm işlevlere bakıldığında sempati, empati, his ve şefkat gibi insani özelliklerin ön plana çıktığı insan üzerinde daha sosyal, ilişkisel ve duygusal yönlerde baskın görevler üstlendiğini görebiliriz.

Beynimizin Sol Yarım Küresinden Mantığa Ulaşan Yolculuk

Sol beyin yarım küresi sağ beyin yarım küresine göre daha analitik, daha gerçekçi, duyguların yerine mantığı daha fazla devreye sokan bir alan olarak tanınmaktadır.

Analitik düşünmek demek bir konuda tümden gelim yöntemini kullanarak aşama aşama düşünmek anlamına gelir. Böylece sol beyin bir problemi ya da önemli bir konuyu küçük parçalara ayırarak değerlendirir ve mantıklı bir sonuca bağlar. Yani sağ beyin ne kadar bütüne odaklanıyorsa sol beyin de bir o kadar o bütünü oluşturan aşamalara ve detaylara odaklanmaktadır. Bu yüzden sol beyin yarım küresi ayrıntıcı olup, bir bilgiyi sistematik şekilde ve ardışık biçimde işler.

Planlama becerileri ile neden-sonuç ilişkisi kurma becerileri beynimizin sol beyin yarım küresi sayesinde gerçekleşir. Sol beyin yarım küresi tümden gelim düşünce yöntemini benimseyen bir alandır. Örneğin yaşadığınız evi sadece sol beyin yarım küresi ile düşünecek olursanız, sol beyninizin yaşadığınız yerin bir ev olduğu bilgisine ikna olabilmesi için bulunduğunuz yerde kişiye özel farklı yaşam alanlarına hizmet eden (tuvalet, mutfak, oturma odası, yatak odası gibi) odalar olduğunu görmesi gerekir

Yani, sol beyninizin yapacağı değerlendirmeye göre; “bütün evlerin insana yaşam alanı sağlayan farklı odaları olur. İçinde yaşadığımız yerinde yaşam alanı sağlayan farklı odaları olduğuna göre o zaman bizde bir evin bir odasının içindeyizdir.” sonucuna ulaşılır.

Sol beyin yarım küresi, düşündüğümüz bir konuya daha gerçekçi bakış açısıyla yaklaşmamızı sağladığı için sol beynimiz sayesinde edindiğimiz bilgi daha objektif bir bilgidir. Sol beyin yarım küresinde duygular daha kontrol edilir şekilde hissedilir ve bu kontrolcülük yaşamda daha az risk almayı ortaya çıkarır. Yani, sağ beynimizle düşündüğümüz bir konuda duyguları daha kontrol etmeden kendiliğinden yaşayıp daha çok risk alabilirken sol beyin yarım küresiyle düşündüğümüzde ise bu alan duygularımızı kontrol etmemizde yardımcı olur. Sol beyin yarım küresi farklılıklara odaklanmamızda etkilidir ve matematiksel biçimde düşünmemizde de baş rol oynayan taraftır.

Sol beyin yarım küresi konuşma ve dil merkezi olarak da tanınmaktadır. Konuşmayı ve yazmayı tercih etmemizde önemli görev üstlenir. Sözlü talimatlara uyabilme becerisi sol beyin yarım küresi sayesindedir. İsim hatırlamak sol beyin yarım küresinin ana görevlerinden birisidir. Bu alan kişilerin akademik ve bilimsel konularda başarılı olmalarında baskın görev üstlenir. Ayrıca vücudumuzun sağ tarafında yer alan duyu organlarını ve sağ tarafla yaptığımız hareket becerilerini de yönetir.

“Hayat, duygularımızı mantıkla korurken mantığımızı da duygularımızla boğmadan yaşayabilme sanatının icrasıdır. Bu yüzden bu sanatın baş yapıtı beynimizdir ve bu sanatı icra etme şeklimiz de sağ beynimiz ile sol beynimizi beraber nasıl kullandığımızla ilgilidir.” (B. Yarapsanlı ZAYİM)

Yukarıda sağ ve sol beyin yarım kürelerinin hayati fonksiyonlarını tanımlarken tek bir yarım küre ile hayatı sağlıklı şekilde sürdürebilmenin mümkün olmadığını da görebilmekteyiz.

Tam da bu paragrafın başlığında olduğu gibi sağ beyin yarım küremiz bizim insani, hissi, şefkatli, duygusal ve yaratıcı yönlerimizi ortaya çıkarırken; sol beyin yarı küremiz bu özelliklerimizin ortaya çıkardığı duygu, düşünce ve davranışlarımızı mantıklı, akılcı, planlı ve hatta gerekirse kontrolcü bir yapı içerisinde yaşamamıza yardımcı olur.

Aynı şekilde akademik ve bilimsel alanlarda da başarılı olurken asosyal bir kişiliğe dönüşmemek adına duygularımızın ve hislerimizin farkındalığını kazanabilmek ve ilişkisel sınırlarımızı ayarlayabilmek için hem sağ hem de sol olmak üzere her iki yarım kürenin de birbirine yeterli desteği sağlaması gerekir. İşte bu yüzden ne sağ yarım küreden ne de sol yarım küreden vazgeçemeyeceğimizi birini ötekinden üstün tutamayacağımızı söyleyebiliriz.

Yani sağ yarım kürenin duygusal tarafını sol yarım kürenin mantıklı yaklaşımları ile korurken, mantık seviyesini de aşırılaştırıp duygulardan uzaklaşmış robotik kişiliklere dönüşmemek için iki beyin yarım küresi arasındaki iletişim ve denge çok önemlidir.

Bazı durumlarda iki beyin yarım küresi arasındaki senkronizasyonda ya da yarım küreler arasındaki geçiş bağlantılarında zayıflıklar olabilmektedir. Bu gibi durumlarda iki beyin yarım küresi arasındaki iletişimin aksamasından kaynaklı dışarıya yansıyan bir dengesiz durum oluşur. Bu dengesiz durum duygu, düşünce ve davranışlarda aşırılığa kaçma ya da yetersiz kalma olarak karşımıza gelebilmektedir.

Bazı durumlarda ise sağ ya da sol yarım kürelerden biri kendisine ait olan görevleri yerine getirmekte yetersiz kalabilir. İşte o zamanda bu yarım kürelerin görevlerini yerine getirmesi için zayıf olan nöral ağları güçlendirici metotlara ihtiyaç duyulur. Bu süreçte beynin iki yarım küresinin sağlıklı çalışması için beyin gelişimini destekleyen birçok bilim dalı ortaya çıkmıştır. Fonksiyonel tıp, psikoterapi, fonksiyonel beslenme, fizyoterapi, ergoterapi, dil ve konuşma terapisi ile özel eğitim, beden eğitimi-spor dalları ve hareket-sanat terapi gibi daha birçok alan beynin iki yarım küresinin de sağlıklı olarak işlevlerini yerine getirmesinde ağırlıklı çalışmalara yer vererek şimdiye kadar büyük başarılar elde etmiştir.

Ancak bilim dünyası bilimsel araştırmalarla var olan uçsuz bucaksız bir evren olduğu için bu evrende şimdiye kadar ispat edilmiş tüm metotların etki gücünü arttırabilmek adına duyu organlarımızdan beyne uzanan yolu kullanmak üzere yeni metotlar geliştirilmeye devam edilmektedir. Bu metotlar üzerinde çalışılırken koklama ve tat alma duyusundan gelen uyarıcıların sağ ve sol beyin yarım küresinde ayrı ayrı işlemlenemediği fark edilmiştir. Görsel ve dokunsal uyarılar da aynı şekilde sağ ve sol beyin yarım küresine ayrı ayrı uyarı göndermede işitsel uyarıların etki gücünde olmamıştır. Ancak işitsel uyarılar sağ kulaktan verildiğinde sol beyin yarım küresini sol kulaktan verilen işitsel uyarılar da sağ beyin yarım küresini işlemede oldukça etkili ve başarılı bulunmuştur.

Bu süreçte seslerin frekansı, ses dalga hızı, yoğunluğu, hangi kulaktan ne düzeyde sesin verileceği, hangi tınılarda ses verileceği ve bir kulaktan ötekine sesi geçirirken bunu ne kadar süre devam ettirmek gerektiği gibi sorulara cevap olacak bilimsel araştırmalar yapılarak ses dinleti programları oluşturulmuştur.

Bilimsel olarak çalışılmış birçok ses dinleti programı arasında etkili metotlardan biri olan SAS Metodu; Türkiye, Polonya, İngiltere, Hollanda, Almanya, Avustralya ve KKTC gibi birçok ülkede SAS yetkili uygulayıcıları tarafından uygulanmaktadır.

SAS dinleti programları sağ ve sol beyin yarım kürelerinin işlevselliğini geliştirmek için elde edilmiş bilimsel bilgiler bütüncül açıdan işlenerek tasarlandığı için terapi süreçlerindeki başarıları arttırmada da etkili bir metot olmaktadır.

SAS Dinleti Programları Nasıl Uygulanır? 

SAS dinleti programları kişi tarafından dinlenmeye başlamadan önce psikolog veya uygulayacak uzman tarafından hangi dinleti programının danışana uyarlanması gerektiği kararının verilmesi gerekir.

Uzman kişi bu kararı danışanının yaşı, sorunun kaynağı, yaşanılan sorunun şiddeti ve öncelikli olarak olumlu anlamda değişmesini istediği durumlara bağlı kalarak verir. Uzmanın bu kararı doğrultusunda danışanı için en uygun dinleti programı, programın süresi ve kaç gün boyunca SAS dinletilerinin dinlenmesi gerektiği de belirlenmiş olur. Bu programlar kişiye özel hazırlandıktan sonra uygulanacak olan kişinin mail adresine dinleti programlarını açabilmek için bir şifre gelir.

Daha sonrasında danışanın akıllı telefon uygulamalarından Sascentre uygulamasını telefonuna ya da tabletine indirmesi istenir. Bu uygulamayı indirdikten sonra danışan kendi mailine gelen şifreyi indirdiği Sascentre uygulamasına girerek dinleti programını başlatabilir.

Dinletilerin kulak tarafından en etkili şekilde işlenebilmesi için sağ ve sol kulaklıktan gelen seslerin ayrımını yapabilen işlevsellikte, mikrofon çıkışı olmayan, iki kulağı da kaplayan baştan geçirmeli bir kulaklık kullanılması gerekir. Telefon kulaklıkları ses ayrımını etkili şekilde yapamadığı için kulak içine takılan kulaklıklar kesinlikle tercih edilmemektedir.

Kişinin her gün 12 saatlik süreci aşmayacak şekilde günde bir kere dinletisini yapması ve mümkünse dinleti programlarını tamamlayana kadar dinletilerine hiç ara vermemesi gerekir. Dinletilerin her gün aynı saatte dinlenme zorunluluğu yoktur. Ama dinletiler gün atlamamak şartıyla günün değişen zamanlarında dinlenebilmektedir.

Dinletiler herhangi bir yere bağlı kalmaksızın çok pratik şekilde yapılabilir. Dinleti programlarının kulağa verdiği ses uyaranlarının olumsuz olarak önüne geçebilecek (Örneğin; televizyon ve telefon ekranına bakma gibi) farklı uyarılara maruz kalınmadığı sürece kişi dinletilerini yaparken aynı zamanda hareket edebilmektedir. Yani dinletilerin bilinçli dikkatle yapılmasına gerek yoktur. Bu yüzden çocuklara da dinleti programlarının uygulanması çok pratik ve kolay olmaktadır. Çocukların oyun oynarken, kitap okurken, oyuncaklarıyla ilgilenirken veya boyama yaparken SAS dinletilerini yapması sağlanabilir.

Uyku Sırasında Dinlenen SAS Dinletileri Etkili Olur mu? 

Otizm ya da yaygın gelişimsel bozukluk gösteren bazı çocukların duyusal hassasiyetleri yoğun olduğu için bu çocuklar dinleti programının başladığı ilk zamanlarda kulağına kulaklık takılmasına ya da yoğun seslere maruz kalmaya alışamayabilirler. Ayrıca Alzheimer ve demans hastaları da uzun süre kulaklarında kulaklığın kalmasını istemeyebilirler. Beyin uyku sırasında da çalışan ve görevini yapan bir organdır.

SAS dinletilerinden gelen seslerin beyin tarafında işleme alınmasında bilinçli dikkate gerek olmadığından bu yapıdaki çocuklarla,bireylerle ya da hastalarla uyku sırasında SAS dinletileri yapılabilmektedir. Böylece kulaklığa ya da sese karşı hassasiyet gösteren çocuklara ve yetişkinlere sağlanan destek ile programın kesintiye uğramasının önüne geçilmeye çalışılır.

Kimler Hangi SAS Dinleti Programlarından Yararlanabilir?

SAS metodu üst yaş sınırı olmaksızın erken çocukluk döneminden itibaren uygulanmaya başlanabilir. Şimdiye kadar dünyada uygulanan SAS dinleti programlarında en küçük danışan 15 aylık, en büyük danışan da 87 yaşında olarak bilimsel kayıtlara geçmiştir. Ancak SAS dinleti programları beyin fonksiyonlarının gelişimini desteklediği için uygulama alanı herkesi kapsayabilir.

SAS programları beynin her iki yarım küresini de destekleyecek şekilde bireyin yaşadığı soruna ve yaş aralığına bağlı olarak 4 farklı grupta uygulanabilmektedir.

Bu programları şu şekilde gruplayabilmekteyiz.

SAS-Smart Dinleti Programı:

5-18 yaş arası çocuk ve gençlerin özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, özgül öğrenme güçlüğü, davranış problemleri, kaygı, korku vb. duygu durum bozukluklarından kaynaklı olarak akademik başarı sorunları ve öğrenme sorunları yaşadığı durumlarda önerilen etkili bir programdır.

Program sonucunda;

  • Kaygı düzeyinde azalma
  • Özgüven düzeyinde artış
  • Davranış problemlerinde azalma
  • İletişim becerilerinde artış
  • Okuma, yazma ve öğrenme becerilerinde artış
  • Dikkat ve konsantrasyon süresinde artış görülür.

SAS-Boost Dinleti Programı:

Bu program nörolojik temelli dil ve konuşma bozukluğu, otizm spektrum bozukluğu, Asperger sendromu, down sendromu ve diğer nörolojik bozukluklar nedeniyle gelişimsel desteğe ihtiyaç duyan 3 yaş ve üzeri bireyler için tasarlanmıştır.

Program sonucunda;

  • Dil ve konuşma becerilerinin gelişiminin arttığı
  • Sosyal iletişim becerilerinin arttığı
  • Motor beceriler ile denge duyusunun gelişiminin hızlandığı
  • Davranış sorunlarının azaldığı
  • Duyu işlemleme süreçlerinin desteklendiği gözlemlenmektedir.

SAS-Balance Dinleti Programı:

Herhangi bir tanı söz konusu olmaksızın hayat kalitesini yükseltmek ve duygu durumunu dengelemek isteyen ergen ile yetişkinler için tasarlanmış etkili bir dinleti programıdır. Bu program iş performansı, dikkat, konsantrasyon, kaygı, stres, depresyon, yaratıcılık ve üretkenlik gibi durumlar ile iş ve özel hayatın getirdiği zorluklarla baş edebilmede yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

Program sonucunda;

  • Dikkat ve konsantrasyon süresi uzar.
  • Birey kaygı ve stresten zihinsel olarak daha kolay uzaklaşabilmektedir.
  • Güven duygusunda gelişme görülür.
  • Yaratıcılık, üretkenlik ve planlama becerilerinde artış olur.
  • Dürtüsel tepkiler azalarak bilişsel becerilerde gelişim gözlemlenmektedir.

SAS-Life Dinleti Programı:

Yaşa bağlı durumlarda ortaya çıkan demans, alzheimer, ileri yaş depresyonu, felç gibi durumlarda beyinde yıpranan, çok kullanıldığı için deformasyona uğrayan ya da kullanılmadığı için işlevi azalan nöronlar arası yollarda problemler yaşayan yaşlı bireyler için tasarlanmıştır.

Program sonucunda;

  • Bireyin yaşam kalitesinin arttığı
  • Dil gelişimi ile işitsel ayrımcılık becerisinin geliştiği,
  • Tekrar konuşma becerisinin geliştiği
  • Felç ya da beyin işlev bozukluğunda fiziksel gelişimin sağlandığı gözlemlenmektedir.

SAS Dinleti Programlarının Kişiye Herhangi Bir Yan Etkisi Var mıdır?

SAS dinleti programları kişinin yaşına ve sorunun kaynağına bağlı olarak kişiye özel hazırlandığı için kişide olumsuzluk yaratabilecek herhangi bir yan etki söz konusu değildir. Aksine tüm çalışmalar SAS dinleti programlarının beyin gelişimine büyük ölçüde destek verdiğini göstermektedir.

SAS Dinleti Programları Güvenilir midir?

SAS metodu beyin gelişimini araştıran sinir bilim ve nöroplastisite alanında yapılmış bilimsel çalışmalara dayanarak hazırlanmış AR-GE temelli uluslararası bir programdır.

Programın dayandığı metotların anlamlı etki gücü olduğu bilimsel araştırmalar tarafından kanıtlanmış olup metodu uygulayan ülke temsilcileri de alanda görevlerini sürdüren gerçek kişileri temsil etmektedir.

Aslen Hollandalı olan ama hayatının büyük bir bölümünü İngiltere’de geçirmiş olan Steven Michaëlis, SAS metodunun kurucusu olup; şu anda İngiltere, Hollanda, Polonya, Avustralya, KKTC ve Türkiye’de merkezleri bulunan SAS Organizasyonunun başındaki isimdir.

SAS metodu, uygulandığı tüm ülkelerden gelen son 10 yıla ait çalışmaların sonuçlarından elde edilen verileri şeffaflıkla raporlayabilen bilimsel nitelikteki araştırmalarını yazılı kayıtlara geçirmiş bir programdır. Raporlarda yer alan veriler SAS metodunun bireylerin sorunlarını gidermede olumlu anlamda destekleyici güçte olduğunu yansıtmaktadır.

Sascentre hakkında daha kapsamlı araştırmak yapmak isteyen kişiler için resmî internet sitesi de ziyaret edilebilmektedir. (https://sascentre.com/)

SAS Dinleti Programlarının Süreleri Nasıl Belirlenir?

SAS dinleti programları yaşa ve sorunun kaynağına bağlı olarak değişkenlik gösterdiği gibi programı dinleyecek kişinin mizacı, sabrı, programı kabulleniciliği, sorunun şiddeti ile düzeyine bağlı olarak 14 gün, 21 gün ve 24 gün olarak günde 20 dakika, 30 dakika, 40 dakika veya 60 dakikayı kapsayan dinleti süreleriyle değişkenlik göstermektedir. Ancak uzmanın kararı doğrultusunda seçilen programın gün sayısı ve dakika süresi programa başlamadan önce belirlenir.

Örneğin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gösteren bir kişiye 24 gün boyunca her gün 40 dakikalık dinleti programı uygun olabilirken, derslerine odaklanma problemi gösteren başka bir çocuk için ise 21 gün 30 dakikalık dinleti programı uygun olabilmektedir. Bu yüzden dinleti programları kişiye özel hazırlanır ve programın dakika süresi, gün süresi ile dinletinin içeriği uzman kişinin danışanıyla ilgili gözlem ve görüşlerine göre farklılık gösterebilir.

SAS Dinleti Programlarına Nasıl Başlayabilirim?

Bu yazımızı okuduktan sonra kendinizde, aile üyelerinizden birinde, çocuğunuzda veya yakın çevrenizde SAS dinleti programlarından destek alınması gereken bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorsanız öncelikle merkezimizle mutlaka iletişime geçerek kurumumuzdaki SAS uygulayıcısı olan uzman ile online ya da yüz yüze detaylı görüşme içeren en az bir seans yapmanız gerekir.

Bu seansta size destek sunulması gereken öncelikli alanlar doğru tespit edildikten sonra SAS programınız size özel olarak hazırlanacaktır. Kısa sürede hazırlanabilen SAS dinleti programı telefonunuza indireceğiniz Sascentre uygulaması sayesinde kurumumuza gelmeden istediğiniz yerden online olarak kendi yönetiminizde dinlenebilmektedir.

SAS programınız uzman uygulayıcı tarafından da uzaktan takip edilebildiği için dinletilerinizde herhangi bir teknik aksama söz konusu değildir.

SAS metodu ve dinleti programları hakkında daha detaylı bilgi almak için Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık merkezimizle iletişime geçebilirsiniz.

Sağlıklı günler dileriz.

Uzman Klinik Psikolog Burcu Yarapsanlı ZAYİM

Önceki yazımıza https://www.mutluyasam.com.tr/savunma-mekanizmalari-hakkinda-her-sey/ linkinden ulaşabilirsiniz.

Uzmanlarımızla Akademik Başarınızı ve Seçimlerinizi Tesadüfe Bırakmayın!

Alanındaki başarılı uzmanlarımızla sizlere hızlı ve güvenli hizmetler sunuyoruz.

Sıfır Sınav Kaygısı Paketi

Uzmanımızdan online ya da yüz yüze destek alarak, geleceğinize doğru adımlar atın.

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist & Çift Terapisti & Cinsel Terapist
Mert BERBER

Aile Danışmanlığı Paketi

Uzmanımızdan online ya da yüz yüze destek alarak, geleceğinize doğru adımlar atın.

Uzman Klinik Psikolog & Çocuk Gelişim Uzmanı & Aile Danışmanı
Sude ÇAKIR

Cinsel Terapi Paketi

Uzmanımızdan online ya da yüz yüze destek alarak, geleceğinize doğru adımlar atın.

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist & Çift Terapisti & Cinsel Terapist
Mert BERBER

İçerikler