Öykümüz

“Bir çocuğun geleceğine hitap ederken lütfen çok dikkat ediniz. Zira şimdiki ben, ortaokulda rehber öğretmeni tarafından “Senden hiçbir şey olmaz!” denilen o çocuğun büyümüş haliyim. 

 Burcu Yarapsanlı ZAYİM

burcu yarapsanli zayim2 - Öykümüz

İnsanların yaşam hikayeleri olur da iş yerlerinin nasıl kurulduğuna dair kurum hikayeleri olmaz mı? Kesinlikle olur. Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezinin de dolu dolu bir hikayesi var. Birazdan okuyacağınız hikaye, Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezinin Kurucusu & Uzman Klinik Psikolog & Yazar Burcu Yarapsanlı Zayim’in dilinden, kurumun var oluş hikayesidir. 

‘’Senden Hiçbir Şey Olmaz’’ denilen bir çocuk nasıl psikolog olur?

Yıl 2000. Dünyada milenyum yılı… O yıllar benim ergenlik yıllarıma denk geliyordu. O yıl içerisinde Edirne’den Tekirdağ’a taşınmış, 7. sınıfı başarı ile bitirmiş bir öğrenciydim. 8. sınıfa geçerken bütün arkadaşlarım cep telefonu edinmeye başlamış ve o dönemlerde annem de benim iyi bir öğrenci olmamdan ötürü bana lise giriş sınavlarına hazırlanırken motive olmam için bir cep telefonu almıştı. Sınav dönemine hazırlanan bir çocuğa telefon almanın ne kadar doğru olduğu elbette tartışılır ama bana o dönemin Iphone u olarak anılan Nokia 3210 alınmıştı ☺ 

Eylül ayıydı… Okul yeni başlamıştı. Okulun ilk haftası olduğu için daha öğretmenler bile dersleri yoğun bir şekilde anlatmıyorlardı. Annem ise cep telefonu aldığı günden beri bana hep “Cep telefonunu okula götürmek yok. Buna hem okul idaresi izin vermiyor, hem de ben izin vermiyorum.” der dururdu. Ben ise Nokia 3210 ile kendisini çok havalı hisseden bir ergen olarak bir gün annemin bana koyduğu kuraldan dışarı çıktım.  Çünkü bütün arkadaşlarım deli dolu ergence ve eğlenceli halleriyle cep telefonlarını okula gizli gizli getiriyorlardı. Onlardan özenmiş olmalıyım ki işte o gün ben de bir şey olmaz diye cep telefonumu gizlice okula götürdüm ve ne olduysa tam da o gün oldu…

Sözüm ona aykırı çocukluktan, kadın girişimciliğe…

O dönemde benim arkadaş grubum arasında cep telefonumu onlara gösterirken, alt sınıflardan haylaz bir erkek arkadaşım güya şaka yapmak için cep telefonumu alıp koşarak kaçmaya başlamıştı. Ben “Ver cep telefonumu öğretmen görürse alır!” diye bağırıp korkarak peşinden koşarken o daha da kötüsünü yaptı. Cep telefonumu alıp erkekler tuvaletine saklamıştı! Tabii ben erkekler tuvaletine giremediğim için tuvaletin önünde arkadaşımın dışarı çıkmasını bekledim. Sadece bağırıyor ve açması için arada kapıyı tıklatıyordum. Sonunda haylaz arkadaş erkekler tuvaletinden çıktı ve telefonumu bana geri verdi. Ben de içimden “Annem haklıydı. Bir daha asla okula telefon getirmeyeceğim.” diye düşünerek sınıfa girmiştim. Ne olduysa tam 1 ders sonra nöbetçi öğrencinin sınıfın kapısını tıklatıp içeri girmesiyle başladı. Öğretmenime “Burcu Yarapsanlı isimli öğrenciyi müdür yardımcısı odasına çağırıyor.” dedi. O kadar korkmuştum ki… Çünkü hayatımda ilk defa müdür yardımcısı tarafından dersten çıkarılarak odasına çağrılıyordum. Müdür yardımcısı da çok sert bir adamdı. Ben de korka korka odasına gittim. Odasına gittiğimde okulun tuvalet kapısının kırıldığını ve bu kapıyı kıranın da benim olduğumu söylüyordu. Sürekli kapıyı kırmış olmam hakkında suçlayıcı ve korkutucu bir ses tonuyla benimle konuşmaya başlamıştı. Benim ise kapı hakkında olan biten hiçbir şeyden haberim yoktu. Öylece müdür yardımcısının söylediklerini dinliyordum.  Çünkü tek bildiğim gerçek, o kapıyı benim kırmamış olduğumdu. Bizler derse girdikten sonra hala nasıl olduğunu bilmediğim şekilde kapının kırılmış olduğunu gören müdür yardımcısı o kapıyı kimin kırdığına dair başka öğrencilere sorduğunu söyledi. Bir ders önce de o kapının önünde benim telaşlı telaşlı koşmalarımı gören birkaç öğrenci kapıyı kıranı görmediklerini ama benim o kapının önünde koşuşturduğumu gördüklerini söylediğini de bana aktarıyordu. Bense 34 yaşına gelmiş bir kadın olarak o gün 14 yaşındaki halim gibi hala tek bildiğim gerçeğin o kapıyı kıranın ben olmadığımdı. Bunun üzerine bütün öğretmenler arasında benim tuvalet kapısını kırdığıma dair bir haber yayılmıştı. Önceden bana gülümseyerek bakan öğretmenlerim beni görünce başlarını sallayarak “Cık cık cık… Senin gibi bir kıza yakışıyor mu? Ne demekmiş kapı kırmak?” diye tepki vermeye başlamışlardı. Onlara da kapıyı kıranın ben olmadığımı söylemeye çalıştığımda “Yalan söyleme Burcu. Sen böyle bir öğrenci değildin. Kimden etkileniyorsun sen?” diye bana daha da çok kızıyorlardı. Aralıksız bir şekilde 2 hafta boyunca neredeyse her gün müdür yardımcısı odasına çağrılmıştım. 2 hafta boyunca müdür yardımcısının odasında 1 saat ayakta tutularak kapıyı kırmamı itiraf etmem için aynı şeyleri tekrar tekrar bana anlattırılmaya başlanmıştı. Tek bildiğim cep telefonumu okula getirerek okul kurallarını ihlal ettiğim ama kapıyı kırmadığımdı. Ayrıca o ergen aklımla bu konunun neden bu kadar büyütüldüğünü ve neden ailemin aranmayıp sadece benim üstüme gelindiğini de anlamıyordum. Olaylar böyle gelişince ben de bu olay okulda çok büyüdüğü için çok büyük bir hata yaptığımı düşünmeye başlamıştım. Böylesi büyük bir hatayı aileme söylememem gerektiğine inanıyor, geceleri kendi kendime yatağımda ağlıyordum. Bir gün yine 1 saat ayakta tutulup sorguya çekildikten sonra müdür yardımcısının odasından çıkıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. Çünkü müdür yardımcısının odasında sürekli aynı cümleler üzerine konuşuluyor ama konu bir türlü kapanmıyordu. Müdür yardımcısı ben hariç herkesin sözüne inanıyor ama benim anlattıklarıma nedense asla inanmıyordu. O gün benim çok ağladığımı gören bir grup arkadaş yanıma geldi ve benim doğru söylediğime inandıklarını söyledi. Birden ağlamamın durup gözlerimin parladığını hatırlıyorum. Çünkü son 2 haftadır duyduğum en iyi şey onların bana inandıklarını söylemeleri olmuştu. Ayrıca bana müdür yardımcısının ve öğretmenlerin çok sevilecek yanları olmadığını zaten müdür yardımcısının kendilerine de böyle kötü davrandıklarını söylemişti. Ben ise “Neyse ki artık halimden anlayan birileri var.” diye düşünmeye başlamıştım. Ama ergen aklımla ayırt edemediğim çok önemli bir şey vardı. O müdür yardımcısı bana destek olmaya çalışan arkadaşlarıma gerçekten okulda aykırı davranışlar gösterdikleri için kızarken ve onlara ceza verirken beni ise gerçekten yapmadığım bir şey için suçluyordu. Gerçekten artık kafam karışmıştı. Ben de o günden sonra müdür yardımcısının her öğrenci hakkında yanlış karar verdiğini düşünmeye başlamıştım. 

O yıl okulun açıldığı ilk hafta 8. sınıf gibi önemli bir döneme böyle başlamak benim için çok üzücü olmuştu. Eylül ayının sonuna doğru bana destek çıkan bu arkadaş grubum tarafından daha geniş bir çevreye alınmıştım. Hatta onlar benim için bütün arkadaşlarımla konuşup herkesle aramı düzeltmeme yardımcı olmuşlardı. O sene sınıf başkanlığı seçimlerinde benim sınıf başkanı seçilmemi bile sağlamışlardı. Gel gelelim bu arkadaşlarımın hepsinin aile hayatları ve gelecek beklentileri benimkinden farklıydı. Kimi sosyo-ekonomik zorluklar içinde olduğu için okulun önemini pek anlamıyor, hatta ortaokuldan sonra okumayı bile düşünmüyordu. Kimisi okuldan kaçıyor, zararlı alışkanlıklar ediniyordu. Kimisi sigaraya başlamıştı ve hiç ders çalışmayı sevmiyordu. Ben de sınıf başkanı olarak bana yaptıkları bu iyilikler karşısında onları müdür yardımcısından korumam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Hatta onlar gibi davranıyor, sınıf başkanı olarak onları yoklama alırken yok yazmıyor, sınıf düzenini bozma hususunda yaptığı davranışlarına rağmen idare ediyor ve idari cezalardan korumaya çalışıyordum. Tabii sınıf başkanı ben olduğum için her defasında onların aykırı davranışlarını idare eden ve saklayan kişi olarak idareden ben ceza alıyordum. Yani o sene ne yaparsam yapayım öğrenci olarak artık okulda iyice mimlenmiştim. Ergen aklımca müdür yardımcısına ve bütün öğretmenlerime giderek içimden daha da fazla kızıyordum. Neden kimse beni dinlemiyor, neden kimse beni konuşturmuyor, neden sürekli ceza var?” diye içimden bir isyan etme durumum vardı. Elbette öğretmenlerime zorbalık yapacak kadar ileri giden bir öğrenci olmamıştım. Ama gerçekte öyle olmak istemediğim halde okulun sorunlu öğrencisi olarak anılmaya başlanmıştım. En sonunda öğretmenlerim tarafından bana ceza vermeyecek ve beni dinleyecek bir öğretmene yönlendirildim. Rehber öğretmene…

Rehber öğretmenin bir gencin hayatındaki rolü…

O dönemde rehber öğretmen benim gözümde bir melek gibi canlanıyordu. Arada bir sınıfa gelir bize bazı konuşmalar yapardı ama benimle hiç birebir konuşmamıştı. Odasına sorunlu öğrenci sıfatıyla gönderilmeme rağmen benimle konuşacak diye çok mutluydum. Çünkü ben de her şeyi anlatacak, bana yapılan haksızlıkları anlayacak ve ondan yardım isteyecektim. Üstelik ilk defa psikolog kelimesini de onun unvanına bakarak öğrenmiştim. Kendisi bir psikolog idi ama formasyon eğitimi alarak rehber öğretmenlik yapmayı tercih etmişti. Odasına girdiğim an kendisi sanırım başka birisi tarafından çağrıldığı için odadan çıkmak üzereydi. Bana ayak üzeri çok alakasız bir şekilde “Senin notların nasıl?” diye sordu. Ne alaka anlamamıştım. Çünkü notlar yüzünden gelmemiştim ki odasına. Notlarım o zamanlarda çok iyi olmadığı için düşük notlar aldığımı söylemiştim. “Sen ileride nerede hangi bölümü okumak istiyorsun?” diye sordu. Tabii hayalleri olan bir genç kız olarak Türkiye’nin iyi üniversitelerinden birinin iyi bir bölümünü söylemiştim. Birden hiddetlendi ve “Bu notlarla, o okula girebileceğini mi sanıyorsun?” dedi. Tam kapıdan çıkarken de “Bence ben senin bir şey olacağına da inanmıyorum zaten.” deyip gitti. Bense 14 yaşımda saf bir ergen halimle ne ummuş ne bulmuştum. 

Zar zor geçen bir ortaokul yılından sonra, o okuldan mezun olmuş, sonra çok daha iyi öğretmenlerimin olduğu bir liseye gitmiştim. Başkalarına göre sert mizaçlı öğretmenler bana göre çok daha ılımlı ve çok daha öğrenciyi anlamaya çalışan öğretmenlerdi. Çünkü artık kimse beni suçlamıyor, ben de kimsenin beni sevmesi için birilerini idare etmek ve sonra da ceza almak zorunda kalmıyordum. Başarılı bir lise hayatım başlamıştı. Birden notlarım yükselmiş, ortaokuldaki veli toplantılarında çok kötü öğrenci olarak aileme şikayet edilen ben, lisede ise çok iyi öğrenci olarak anılmaya başlamıştım. Lise döneminde iyi bir öğrenci olmam nedeniyle okulu temsil eden birçok projede hep adım vardı. Lisede okulum tarafından Bulgaristan ve Belçika’da kardeş okul diye nitelendirilen okullardaki projelere gönderilmiş, Bulgaristan’dan gelen misafir yabancı öğrencilerden birine ev sahipliği yapmıştım. O dönemde Edebiyatın yazı-kompozisyon alanında il çapında dereceler almaya başlamıştım. Lise son sınıfın ilk döneminde ise taktir belgesinin yanı sıra öğrencilikte iyi hal ve hareketlerden dolayı onur belgesi almam uygun görülmüştü. Yani öğretmenlerime hep yakın bir öğrenci olmuştum. 

O döneme kadar herkes benim 8. sınıfta çok kötü bir ergenlik dönemi geçirdiğimi söyleyip duruyordu. Halbuki ergenliğin sadece 8. sınıfta 1 sene sürmediğini en iyi öğretmenlerin bilmesi gerekirdi. Çünkü ben kötü bir ergenlik dönemi geçirmiyordum. Ama kötü bir okul dönemi geçirdiğim doğruydu. Sonra ise lisede eşit ağırlık bölümünü seçerek hukuk okumaya karar vermiştim. Bir gün dershanedeki rehber öğretmenim bana benim kişilik yapımın psikoloji okumaya çok müsait olduğunu söylemişti. Bir rehber öğretmenden benim hakkımda bir yorum duymak bana çok şaşırtıcı gelmişti. Çünkü beni bir öğrenci olarak gözlemleyip benim ne olacağım hakkında aklımda kalan tek şey ortaokul rehber öğretmenim tarafından hiçbir şey olamayacağımın söylenmesiydi. Bunu duyduktan sonra ben de psikolog olmaya daha sıcak bakmaya, hatta kendime de bu mesleği daha lise yıllarında yakıştırmaya başlamıştım. Üniversite sınav sonuçları açıklanınca önce rehber öğretmen eşliğinde sonra da canım ablamla beraber tercih sıralamasını yaptık. Ablam da benim psikolog olmamı çok istiyordu. Hatta psikoloji bölümünü kazandığımı duyduğumda en çok sevinen kişilerden birisi de ablam olmuştu. İkimizde nereden bilecektik ki benim 6 sene psikoloji üzerine okuduktan sonra beraber bir ofis açmaya karar vereceğimize? 

Sonrasında ben üniversiteye girmiş, istediği ve sevdiği bölümü okuyan her üniversite öğrencisi gibi güzel yıllar geçirmiştim. Taa ki 2008 yılında psikoloji bölümünden mezun olmak için zorunlu hastane stajını yapana kadar… Yaz dönemiydi. Psikoloji bölümünün 3. sınıfını bitirmiş 4. sınıfa geçmeden klinik alanda stajımı tamamlamak için kendime bir hastane bakmaya başlamıştım. Memleketim Tekirdağ olunca, Tekirdağ’da beni stajyer olarak kabul edecek bir özel hastaneye başvurmuş ve kabul edilmiştim. Peki karşılaştığım psikolog kimdi? Tahmin edenler varsa muhtemelen doğru tahmin etmişlerdir. Evet benim ortaokul yıllarındaki rehber öğretmenimdi… Benim rehber öğretmenim devlet okulundan emekli olmuş ve psikoloji bölümü mezunu olduğu için özel hastanede görev almaya başlamıştı. Kendisinin nörolojik bir rahatsızlığı olduğunu o gün öğrenmiştim. Bu rahatsızlık nedeniyle arada bayıldığını duymuş ve geçmişteki anıların çoğunu hatırlayamadığını öğrenmiştim. O yüzden yanına stajyer olarak gittiğimde zaten aradan yıllar geçmiş olacağı için beni hatırlaması mümkün değildi. Ama o daha çok nörolojik rahatsızlığından dolayı beni ne hatırlayabilmişti ne de tanıyabilmişti. Zorunlu staj süremi doldurup hastaneden ayrılacağım gün kendisine ortaokulda benim rehber öğretmenim olduğunu söyleme cesaretini kendimde bulabilmiştim. İlk duyduğunda çok şaşırmıştı. Konuşmamız sırasında konu konuyu açtı ve konu o yıllarda benim 8. sınıfı okurken o okulda benim için çok zor geçen günleri konuşmaya gelmişti. O gün bana söylediği cümleyi (“Senden hiçbir şey olmaz”!) ona söylemiş, şimdi ise meslektaş olabilecek düzeylerde birbirimizle konuştuğumuzu ifade etmiştim. Bunları duyunca uzun uzun yüzüme baktı ve gerçekten o yılları hiç hatırlamadığını söyledi. Doğru söylüyordu. Yaşadığı rahatsızlık çalışmasına engel olmasa bile bayılmaları nedeniyle eskiye dönük birçok şeyi hatırlamasını engelliyordu. O gerçekten o okul yılını unutmuştu. Bense 14 yaşımdan itibaren onu ve onun söylediği cümleyi o güne kadar hiç unutamamıştım! 

‘’O çocuğun bir gün büyüyüp karşına kim olarak geleceğini asla bilemezsin’’

Sonra stajımı bitirip hastaneden ayrılırken bu staj tecrübemde öğrendiğim çok büyük bir hayat dersi oldu. Kendime dedim ki; “Burcu, sen sen ol bir çocukla ya da bir ergenle konuşurken çok dikkatli ol. O çocuğun bir gün büyüyüp karşına kim olarak geleceğini asla bilemezsin. O çocuk büyüdüğünde belki de senin meslektaşın, belki senin doktorun, belki de çocuğunun öğretmeni olur.” Hayat bu belli mi olur?

Sonra ne mi oldu? Benim stajım bittikten kısa bir süre sonra o hocamın da sağlık problemlerinin artması nedeniyle hastaneden ayrıldığını duydum. Aradan birkaç yıl sonra aynı hastanede bu sefer benim psikolog olarak görev yapma fırsatım olmuştu. Hem kendi kurduğum danışmanlık merkezinde çalışıyor hem de hastanede yarı zamanlı görev alıyordum. 

Çünkü “Mutlu Yaşam” Tekirdağ’da açılan ilk psikolojik danışmanlık merkezi olacaktı…

Yıl 2013… Bu arada benim öz ve canım ablam 2013 yılında Tekirdağ’daki ilk psikolojik danışmanlık merkezini kurarken bana çok destek vermiş, bana çok inanmış ve benimle beraber her taşın altına elini koymuştu. Peki her şey bu kadar kolay mı olmuştu? İnanın hiçbir şey bu kadar kolay olmamıştı… Başka neler oldu hayatımda gelin bir de uzmanlığımı aldıktan sonraki sürece bakalım…

O dönemde mesleğin gerektirdiği bu gizlilik ilkelerinin sorumluluğu benim için çok önemli olmuştu. Çünkü “Mutlu Yaşam” Tekirdağ’da bu alanda açılan ilk merkez olacaktı. Bundan sonra ise bu merkezin içinde, o terapi odasında herkesin çok ama çok özeli konuşulacak, o özel bilgiler dosyalarda yazılı olarak saklanacaktı. Kimsenin okumaması, kimsenin merak etmemesi gerekliydi. Bu konuda çok şanslıydım. Beni destekleyen canım ablam ile bu yola çıkmış ve bu sorumluluğu gözüm kapalı bir şekilde kendi öz ablama vermiştim. Hep söylerim. İyi ki de öyle olmuş.

Bir kadın olarak zorluklarına rağmen, girişimci ruhumu nasıl ayakta tuttum?

Ailemin desteği ile 2013 yılında iş yerimi açtıktan sonra bana desteklerini hissettiren yakınlarım kadar “Ne gerek var iş yeri açmaya?” diye hayıflanan yakınlarımda olmuştu. 

“Sen yaparsın. Sen azimlisin. Ben sana inanıyorum.” diyenler kadar “İş kurmak kolay değil! Tutmaz bu iş. Başkaları bu yüzden Tekirdağ’da şimdiye kadar böyle bir iş yeri açmamıştır. Hadi bakalım açtın ama ne kadar idare edebileceksin?” gibi cümleler söyleyen de çok kişi olmuştu. İş yerimi açmamın üzerinden yaklaşık 1,5 sene sonra 6 Eylül 2014 günü ben de kendi yuvamı kurmuştum. Evliliğimin üzerinden sadece 3 ay geçmişti ve ben sürpriz bir şekilde hamile olduğumu öğrenmiştim. Tam işlerimi yoluna koydum, iş yerim artık işliyor derken sürpriz bir hamilelik ☺ Hamileliğimin ilk 6 ayı her şey yolunda ilerlemişti. Ama sonrasında üstümde sosyal çevremden çok fazla baskı hissetmeye başlamıştım. Herkes bu baskıcı sözlerini benim iyiliğim için söylediğini ifade ediyor ama kimse benim ne düşündüğümü sormuyordu. Herkesin baktığı tek bir yer vardı. O da annelik rolüm… Artık herkesten “Bırak işi. Otur evinde. Dinlen. Çalışma. Eşinin işi ve kazancı iyi. Senin çalışmana gerek yok.” gibi cümleler duymaya başlamıştım. Neyse ki karnımdaki yavrum sanki benim çalışmak isteğimi anlıyormuş gibi her şeyin yolunda ilerlediği bir hamilelik geçirmeme yardımcı olmuştu. Onun anne karnındaki bu uysal durumu neredeyse 9 ay çalışmamı sağlamıştı. Zaten 10 gün sonra da tam gününde doğum oldu. Ama doğum olunca işler daha da değişti. O gün anladım ki başka bir yerde çalışırken doğum iznine ayrılmak daha kolaydı. Çünkü işin çalışanı da patronu da kendim olunca kendime izin konusunda bu kadar bonkör davranamıyordum. Daha ana kuzusu bebeğimi 3 ay emzirebildikten sonra işin başına dönmek zorunda kalmıştım. Sonuçta ben de insana hizmet ediyordum ve birçok danışanım da işe geri dönmemi bekliyordu. 9. aya kadar tam 6 ay 2 seans arasında bulduğum ilk boşlukta elimde süt sağma makinesi ile süt sağıyor, sonraki ilk boşlukta da sütü bebeğime yetiştirmek için Tekirdağ’ın arka sokaklarından trafik ışıklarına takılmadan hızlıca eve gitmeye çalışıyordum. Bu hızıma karşılık taktir duymayı beklerken bebeğime haksızlık ettiğimi, işe başlamakla hata yaptığımı, önceliğimin bebeğim olması gerektiğini söyleyen çok kişi olmuştu. Zaten önceliğim bebeğimdi. Ama bebeğimle beraber hayatıma devam etmeme izin verilmiyordu. İş nedeniyle sütümün erken kesilmesinden korkan bir anne olarak zaten iş vicdanı ile annelik vicdanı arasında sıkışmıştım. Her gün “Ne yapıyorum ben böyle?” diye kendime soruyor bir taraftan da “Geçecek bugünler, bebeğim çok sağlıklı. Onunla geçirdiğim vakit kaliteli. Herşeyden önce ben ne yaptığım bilen bir anne ve çalışan bir kadınım.” diye kendi kendime telkin veriyordum. 

Bu dönem her çalışan kadın gibi benim için de bir yol ayrımıydı. Ya evime ve çocuğuma dönecek ve bütün mesleki bilgi becerilerimi artık çocuğum üzerine kullanacaktım. Ya da elimde var olan tüm imkanlarımı bir araya toplayıp, enerjimi doğru şekilde kullanarak var olan gücümü aileme, eşime, işime ve çocuğuma doğru şekilde bölmeyi öğrenecektim. Bu ikinci dediğim kolay değildi. Ama yapılabilirdi. İşte ben ikinciyi seçtim. Hem aile çevremden hem de destek beklediğim sosyal çevremden annelik vicdanımın üzerine söylenen onca şeye rağmen girişimci kalabilmeye devam ettim. İyi ki de devam etmişim. O günler de “Acaba…” diye kendimi sorguladığım çok şey vardı. Ama bugün keşke dediğim hiçbir şeyim yok. Aksine iyi ki yapmışım diyebiliyorum.  

Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezi Türkiye çapında nasıl büyüyor?

Kurumu kurmak ve kurumu büyütmek; profesyonel hizmet vermek kadar zor değildi. Profesyonel ve nitelikli hizmet vermek için ise sadece bu alandan mezun olmak yetmiyordu. Çok ama çok çalışmak, çok ama çok okumak, çok ama çok eğitim almak gerekliydi. Ben ise hepsini göğüslemeye kararlıydım. 

Böylece Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezi de bugün tam 8 yaşında oldu. Ekibimiz büyüdü ve hizmet kollarımız genişledi. Üzerine “İşler Nerede Tersine Döndü?” isimli ilk kitabımı yazdım, şimdi kitabımın tanıtımını ulusal kanallarda gördükçe o kadar heyecanlanıyorum ki… Onun da üzerine, Tekirdağ’dan tüm Türkiye’ye online psikolojik danışmanlık hizmeti veren web sitemiz açıldı. Hedefimiz dijital çağa uyum sağladığımızı da kanıtlar nitelikte: Online Psikoterapi ile Tüm Türkiye’ye ruh sağlığı hizmeti vermek! Peki daha neler mi olacak? Daha olacak o kadar çok şey var ki… Ülkemize önemli sosyal sorumluluk projeleri kazandıracağız. Ve elbette Dünyaya açılacağız. Tüm gelişmeleri Instagram, Facebook ve Twitter sosyal medya hesaplarımızdan anlatacağım. Mutlu Yaşam Psikolojik Danışmanlık Merkezinin nasıl var olduğunun hikayesinin sonuna gelirken, hikayede aklınızda kalmasını istediğim tek bir şey vardır: Siz siz olun hayallerinizden asla vazgeçmeyin. İnandığınız şeyden vazgeçmeyin. İçinizdeki güçten vazgeçmeyin ve kimsenin o gücü tüketmesine de izin vermeyin. 

Herkese Sevgilerimle…

Uzman Klinik Psikolog & Yazar

Burcu Yarapsanlı ZAYİM